SAHİH-İ MÜSLİM

Konular        Numaralar  

İMAM NEVEVİ ŞERHİ

99 NOLU HADİS İÇİN

 

[HADİS’İN SENEDİ VE MÜSLİM’İN METODUNA DAİR AÇIKLAMA İÇİN TIKLA]

 

HADİS’TE GEÇEN KELİME ŞERHLERİ VE HADİS’İN İZAHI

 

Hadiste İsmi Geçen Haviterin İsimlerinin Zaptı (Okunuşu)

 

Bu senette geçenlerin isimlerinin zaptına gelince "Hayseme" ha fethalı, ye sakin, ondan sonra da üç noktalı peltek se gelir.

 

Kehmes ise fethalı kef, sakin he, fethalı mim ve sin iledir. Tam adı Kehmes b. el-Hasan Ebu'l-Hasan et-Temimi el-Basrl'dir.

 

Yahya b. Ya'mer'in babasının adı olan Ya'mer isminde mim fethalıdır, ötreli (Ya'mur) olduğu da söylenir. Fiil vezninde oluşundan dolayı munsarıf değildir. Yahya b. Ya'mer'in künyesi ise Ebu Süleyman'dır, Ebu Said olduğu, Ebu Adiyy olduğu da söylenir. Basralı sonra Mervezi nispetlidir. Merv er-Ruzz hakimliği yapmıştır, Avf b. Bekr b. Esed oğullarındandır. Hakim Ebu Abdullah Tarih-u Neysabur'da şöyle diyor: Yahya b. Ya'mer fakih, edebiyatçı, nahiv bilgini ve müberrir birisidir. Nahvi Ebu'l-Esved' den almıştır. Haccac onu Horasan'a sürmüş, Kuteybe b. Müslim onu kabul edip, ona Horasan kadılığı görevini vermiştir.

 

Ma'bed el-Cuheni'ye gelince, Ebu Said Abdulkerim b. Muhammed b. Mansur es-Sem'fını et-Temimi el-Mervezi, el-Ensab adlı kitabında şöyle diyor: el-Cuheni nispetinde cim harfi ötreli olup, Cuheyne kabilesine nispettir. Cuheyne de Huzaalılardan bir kabiledir. Adı: Zeyd b. Leys b. Seved b. Eslem b. el-Haf b. Kuzaa'dır. Bu kabile Kufe'ye yerleşmiş ve orada kendilerine nispet edilen bir mahalle bulunmaktadır. Geri kalanları ise Basra'da yerleşmişlerdir. (es-Sem'ani devamla) dedi ki: Cuheyneliler arasına gelip, onlara nispet edilenlerden birisi de Mabed b. Halid el-Cuheni' dir. Kendisi Hasan-ı Basri ile oturup kalkardı. Basra'da kaderden ilk söz eden kişi odur. Bundan dolayı Basralılar da ondan sonra Amr b. Ubeyd'in onun izinden gittiğini görünce onlar da onu takip ettiler. Kendisini el-Haccac b. Yusuf öldürmüştür. Adının Mabed b. Abdullah b. Uveymir olduğu da söylenmiştir. Sem'ani'nin ifadeleri burada sona ermektedir.

 

Basra ismi be harfi fethalı, ötreli ve kesreli olmak üzere üç türlü telaffuz edilebilir. Bu söyleyişle ri el-Ezheri nakletmiştir, meşhur olan fethalı söyleyiştir. Ona küçültme ismi olarak "el-Busayra" da denilir. el-Metali sahibi der ki:

 

Ona Tedmur adı da verildiği gibi el-Mutefike de denilir çünkü o ilk zamanlarda içindeki ahalisi ile birlikte alt üst olmuş bir şehirdir. Basra'ya nispet be harfi fethalı olmak üzere Basri, kesreli olmak üzere de Bısri şeklinde meşhur iki söyleyiştir. es-Sem'ani dedi ki: Denilir ki ,Basra İslam'ın kubbesi ve Arapların hazinesidir. Bu şehri Utbe b. Gazavan, Ömer b. el-Hattab (r.a.)'ın halifeliği döneminde hicri 17. yılda inşa etmiş, 18. yılda da insanlar o şehre yerleşmiştir. O topraklarda kesinlikle puta ibadet edilmemiştir. Basra' da vaizlik yapan Ebu'l-Fadl Abdulvehhab b. Ahmed b. Muaviye bana böyle demiştir. Mezhep alimlerimiz der ki: Basra, Irak Sevadı topraklarının içerisinde olmakla birlikte Sevadın hükümlerine tabi değildir. Allah en iyi bilendir.

 

Kadercilik ve Kadercilikten İlk Söz Eden İşi "Kaderden ilk söz eden kişi" ifadesinin anlamı kader olmadığını ilk söyleyen kişi demektir. Böylelikle bid'at bir görüş ortaya atıp, hak ehlinin üzerinde bulunduğu doğru inanca muhalefet etmiştir. Dal harfi fethalı olarak "kader" de denilir, sakin olarak "kadr" da denilir. Her ikisi de meşhur iki söyleyiştir. Bu söyleyişleri İbn Kuteybe, el-Kisai' den naklettiği gibi başkası da böyle demiştir.

 

Bilelim ki hak ehli kaderi kabul eder. (1/153) Kaderin anlamı da şudur:

 

Şanı yüce ve mübarek Allah ezelde eşyayı takdir etmiş ve bunların kendisince bilinen zamanlarda ve özel niteliklerde meydana geleceğini bilmiştir. Olaylar bu sebeple onun takdir ettiğine uygun olarak meydana gelir.

 

Ancak Kaderiye bunu inkar etmiş, kabul etmemiş, şanı yüce Allah'ın olayları takdir etmediğini, onlardan önce ilmiyle onları bilmediğini, bunlara dair bilgisinin sonradan ortaya çıktığını, yani şanı yüce Allah olayları ancak meydana geldikten sonra bildiğini ileri sürmüşlerdir.

 

Bu iddialarıyla yüce Allah'a iftira etmişlerdir. Allah onların batıl görüşlerinden pek yüce ve münezzehtir. Bu fırkaya kaderi inkar ettikleri için "kaderiye" adı verilmiştir. Kelamcılar arasından makalat sahipleri (fırkaların görüşlerine dair eser telif edenler) şöyle demişlerdir: Bu çirkin ve batıl kanaati kabul eden kaderiyenin ardı arkası kesilmiş bulunmaktadır. Kıble ehlinden bu kanaatte kimse kalmamıştır. Kaderiye sonraki zamanlarda kaderin sabit olduğuna inanmaya başlamış ama hayrın Allah'tan, şerrin başkasından olduğunu söylemeye koyulmuşlardır. Yüce Allah onların söylediklerinden münezzehtir.

 

Ebu Muhammed b. Kuteybe, Garibu'l-Hadis adlı eserinde Ebu'l-Meali İmamu'l-Harameyn de el-İrşad fi Usuli'd-Din adlı eserinde şunları söylemektedir: Kaderiyeden bazı kimseler şöyle demişlerdir: Biz kaderiye değiliz: aksine kaderiye sizsiniz çünkü kadere siz iman ediyorsunuz. İbn Kuteybe ve İmam Ebu'l-Meali şöyle demektedir: Bu söz bu cahiller tarafından gerçeği sulandırmaktır ve bir iftira ve bir yüzsüzlüktür çünkü hak ehli işlerini aziz ve celil Allah'a havale ederler, kaderi ve fiilleri şanı yüce Allah'a izafe ederler. Bu bilgisizler ise onu kendilerine izafe ediyorlar. Bir şeyin kendisine ait olduğunu iddia edip, onu kendisine izafe eden bir kimsenin o şeye nispet edilmesi onun başkasına ait olduğuna inanıp, kendisiyle ilgisinin bulunmadığını söyleyene göre daha yerinde ve uygundur. İmam (Ebu'l-Meali) dedi ki: Rastılullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de: "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir" buyurarak onları Mecusilere benzetmiştir. Buna sebep ise iradenin hükmü bakımından hayrı ve şerri Mecusilerin paylaştırdığı gibi paylaştırınalarıdır. Mecusiler hayrı Yezdan'a, şerri de Ehrimen'e nispet ederlerdi. Dolayısıyla bu hadisin kaderiye hakkında özelolduğunda anlaşılmayacak kapalı bir taraf yoktur. İmamu'lHarameyn'in ve İbn Kuteybe'nin sözleri burada sona ermektedir.

"Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir" hadisini ise Ebu Hazim İbn Ömer'den, o Rastılullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den diye rivayet etmiş olup, bunu Ebu Davud Süneninde Hakim Ebu Abdullah da el-Müstedrek ale's-Sahihayn adlı eserinde tahriç etmiş ve: Eğer Ebu Hazim'in, İbn Ömer'den hadis dinlemesi sahih ise Buhari ve Müslim'in şartına göre sahihtir, demiştir.

Hattabi dedi ki: Onları "Mecusi" diye değerlendirmesi, mezheplerinin nur ve karanlık olmak üzere iki esas unsur olduğunu söyleyen (1/154) mecusilerin mezheplerine benzeyişinden dolayıdır. Mecusiler hayrın nurun bir işi, şerrin ise karanlığın bir işi olduğunu iddia ettikleri için seneviyye (iki ilaha inanan) kimseler olmuşlardır. Aynı şekilde kaderiye de hayrı yüce Allah'a, şerri ise başkasına izafe ederler. Halbuki şanı yüce Allah hayrı da, şerri de her ikisini birlikte yaratandır. Bunların hiçbirisi onun meşieti (dilemesi) olmadan olmaz. Bu sebeple hayır ve şer halk edilmeleri itibariyle de, ieat edilmeleri itibariyle de şanı yüce Allah'a izafe edilirler. Fiili olmaları ve kesb edilmeleri itibariyle de onları işleyen kullarına izafe olunurlar. Allah en iyi bilendir.

 

Hattabi dedi ki: çoğu kimse de kaza ve kaderi n anlam itibariyle şanı yüce Allah'ın kulu mecbur etmesi, onun kader ve kazasına onu zorla mahkum etmesi olduğunu düşünebilir. Oysa durum onların bu yanlış kanaatleri gibi değildir. Anlamı şanı yüce Allah'ın kulun sonradan ortaya çıkacak kesbi ile meydana gelecek olayları önceden bildiğini ve onun takdiri ile bunların meydana geleceği, hayrı ile şerri ile bunları onun yarattığını haber vermektir.

 

(Hattabi devamla) dedi ki: Kader kadir olanın fiilinden takdir edilmiş olarak meydana gelen şeylerin adıdır. Mesela: Bir şeyi takdir ettim denilir ve dal harfi şeddeli de, şeddesiz de telaffuz edilebilir. Her ikisinin de anlamı birdir. Kaza ise yaratmak anlamındadır. Yüce Allah'ın: ''Allah onları iki günde yedi sema olarak kaza eyledi" (Fussilet, 12) yani yarattı, demektir.

 

(Nevevi:) Derim ki: Kitap, sünnet, ashab-ı kiram'ın; selef ve haleften hal ve akd ehlinin icmaından oluşan kat'i deliller, şanı yüce Allah'ın kaderinin sabit olduğu üzerinde birbirini destekleyip, güçlendirmiş durumdadır. İlim adamları bu hususta çokça es~r tasnif etmişlerdir. Bu husustaki tasniflerin en güzeli ve en faydalısı ise hafız, fakih Ebu Bekr el-Beyhaki (r.a.)'ın eseridir. Kelam bilgini imamlarımız bunları kat'i, sem'i ve akli delilleriyle en güzel bir şekilde açıklamış bulunmaktadırlar. Allah en iyi bilendir.

 

"Abdullah b. Ömer'e rastladık." et-Tahrir sahibi der ki: Yani onunla karşılaşmamlZ denk düştü. Lafız kaynaşmak gibi olan "muvafakat"tan gelmektedir. (Aynı kökten olmak üzere): ... yani tam hilalin doğduğu zamanda bize geldi, denilir. Bu da hilal tam doğduğu zaman geldi, ne ondan önce ne sonra demektir. Lafız samimi olarak bir araya gelip, kaynaşmayı da ifade eder. Ebu Ya'la el-Mavsili'nin Müsnedinde: "Bize muvafık düştü (denk düştü, rastlaştık)" şeklinde (l:J JiIJ) kelimesinde elif ziyadesi iledir. Muvafakat (tevafuk etmek) musadefe (rastlaşmak, tesadüf etmek)dir.

 

"Ben ve o etrafını sardık." Yani onun iki tarafında durduk sonra bunu açıklayarak: "Birimiz sağına, diğerimiz soluna geçtik." Bu ifade ile onların aralarındaki faziletli kimse ile birlikte yürürken ne kadar edebe uyduklarına bir dikkat çekmektir. Bu ise onların onun etrafını sarmaları, yanında durmaları ile olur .

 

"Arkadaşım ın sözü bana bırakacağını anladım" yani benim atılganlığım, cesaretim, konuşma kabiliyetim sebebiyle susup işi bana bırakacağını anladım. Çünkü ondan gelen bir rivayette: "Çünkü ben daha açık dilli birisi idim" dediği rivayet edilmektedir.

 

"Bizim aramızda Kur'an'ı okuyan ve ilmi araştıran kimseler çıktı" ibaresine gelince, (....) fiilinde kaf harfi, fe harfinden öncedir. Bu da ilmi talep ediyor, onun peşinden gidiyorlar, demektir. Meşhur olan anlamı budur. Bunun onu toplayıp, bir araya getiriyorlar anlamında olduğu da söylenmiştir.

 

Bazı Mağrib üstatları (şeyhleri) İbn Mahan yoluyla bu lafzı fe harfini kaf'ın önüne alarak (l.ıj~) diye rivayet etmişlerdir. Bu da sahih bir rivayet olup, kapalı taraflarını araştırırlar, gizli saklı kısımlarını açığa çıkartırlar, demektir. Müslim'den başka kaynaklarda da kaf harfi fe' den önce ve re harfi zikredilmeksizin: (0A) diye rivayet edilmiştir. Bu da sahihtir. (11155) Bunun da manası iyice peşine takılır, takip ederler şeklindedir. Kadı Iyaz der ki: Hatta ben bazılarının bu kelimeyi ayn harfi ile- (...) diye okuduklarını ve bunu dibine ulaşmak istemek yani üstü kapalı ve gizli taraflarını öğrenmek diye açıkladıklarını da gördüm. Garip sözlerle konuşmak anlamındaki (....) da buradan gelmektedir. Ebu Ya'la el-Mavsili'nin rivayetinde İse(....) şeklinde he harfi ziyadesiyle yer almıştır ki bunun anlamı açıktır. (İlmi inceliklerini öğrenmek anlamındadır.)

 

"Onların bazı hallerini de sözkonusu ettL" Bu ibare Yahya b. Ya'mer'in altındaki bazı ravilerin sözlerindendir. Göründüğü kadarıyla bu kişi Yahya b. Ya'mer'den rivayeti nakleden İbn Bureyde'nin bir sözüdür. Yani İbn Ya'mer bu kimselerin birtakım hallerini sözkonusu etti, onları ilimde, ilmi tahsil etmek için gösterdikleri gayret ve itinadaki üstünlükleriyle nitelendirdi, demektir.

 

"Kader diye bir şeyolmadığını, olayların (önceden bir takdir olmaksızın) yeni meydana geldiğini ileri sürüyorlar." Buradaki (....A.;i) lafzı hemze ve nun harfleri ötreli olarak okunur. Yani onunla ilgili önceden ne yüce Allah'ın bir kaderi, ne de ilmi vardır. Her şey yeniden başlıyor ve onu ancak meydana geldikten sonra biliyor. -Az önce naklettiğimiz üzere batıl mezheplerinde söyledikleri gibi- Bu onların aşırıya kaçanlarının (ğulat) görüşüdür. Kaderiyenin tamamının görüşü değildir. Böyle bir şey söyleyen yalan söyler, sapıtmış olur ve iftira etmiş olur. Allah bize de, diğer Müslümanlara da esenlik versin.

 

"Bunun üzerine o -yani İbn Ömer (radıyalhihu anh)- dedi ki: Bunlarla karşılaşacak olursan ... " İbn Ömer (r.a.)'ın bu sözlerinden onun kaderiyeyi tekfir ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Kadı Iyaz (rahimehullah) dedi ki: Bu yüce Allah'ın meydana gelen olayları önceden bildiğini kabul etmeyen ilk kaderiyeciler hakkında sözkonusudur. Böyle bir şey diyenin kafir olacağında görüş ayrılığı yoktur. Kaderi inkar eden bu gibi kimseler aslında filozoflardır. Başkası ise şöyle demektedir: Onun (İbn Ömer'in) bu sözlerle kişiyi dinden büsbütün çıkartan kafir olduklarını söylemek istememiş olması ihtimali de vardır. O takdirde bu nimetlere karşı küfran (nankörlük) anlamında olur. Ancak İbn Ömer'in: "Allah onu (infakını) ondan kabul etmez" şeklindeki sözleri onların tekfir edilmesi (kafir olduklarının söylenmesi) hususunda gayet açıktır çünkü amellerin boşa çıkarılması ancak küfür ile sözkonusu olur. Şu kadar var ki, Müslüman hakkında da bir masiyet sebebiyle amelinin -sahih olsa dahi- kabul edilmeyeceğini söylemek mümkündür. Nitekim gasp yoluyla elde edilmiş bir evde namaz kılmak ilim adamlarının büyük çoğunluğuna hatta selefin icmasına göre kaza edilmesine gerek olmaksızın sahih olmakla birlikte makbul değildir, mezhebimize mensup alimler nezdinde tercih edilen görüşe göre de bundan dolayı sevap yoktur. Allah en iyi bilendir.

 

"Ve onu infak etse" yani Allah yolunda, ona itaat uğrunda harcasa. Nitekim diğer rivayette de böyle gelmiştir. Naftaveyh (11156) dedi ki: Altına "zeheb" denilmesinin sebebi onun kalmayıp, gitmesinden dolayıdır.

 

"Üzerinde yolculuk izleri görülmeyen" ibaresindeki "görülmeyen" anlamındaki (lŞ.r.) fiilini ye harfi ötreli olarak harekelemiş bulunmaktayız. Aynı şekilde el-Cem'u Beyne's-Sahihayn adlı eserde ve başkalarında da böyle (hocalarımızdan rivayetle) harekelemiş bulunmaktayız ama Hafız Ebu Hazim el-Adevi burada bu lafzı (...) görmüyoruz, görmüyorduk diye harekelemiştir. Ebu Ya'la el-Mavsill'nin Müsned'inde de böyledir. Her iki rivayet de sahihtir.

 

"Ellerini uyluklarının üzerine koydu" yani içeri giren adam ellerini kendi uylukları üzerine koydu ve ilim öğrenmek isteyen kişinin oturuşu gibi oturdu.

"İslam Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına ... iman ... " sözlerine gelince, buna dair açıklamalar burada tekrara gerek olmayacak şekilde geçmiş bulunmaktadır.

"Hem ona soru sormasına, hem de onu doğrulamasına hayret ettik" ifadesinde hayret edip, şaşırmalarının sebebi bunu bilmeyen bir kişinin soru sorması halindeki alışılmış tutumuna aykırı olduğundan dolayıdır çünkü onun sözü (doğrulaması) hakkında soru sorulan hususta bilgi sahibi olan birisinin söyleyeceği bir sözdür fakat o durumda böyle bir bilgiyi Nebi (sallallahu aleyhi ve selleroı'den başka bilen yoktu.

 

"İhsan" bu da Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e verilmiş bulunan cevamiu'lkelim {denilen kapsamlı, özlü sözlerldendir çünkü bizler bizden bir kimsenin şanı yüce Rabbini görerek bir ibadet yapmaya kalkıştığını varsayacak olursak huşu, hudu, güzel bir şekilde duruş, zahir ve batını ile o ibadeti en güzel şekilde tamamlayabilmek için neyi yapabiliyorsa mutlaka yapar ve yerine getirir. Bu bakımdan Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İşte onu gormek halinde nasıl ibadet edeceksen bütün hallerinde Allah'a öyle ibadet et" buyurmuş olmaktadır. (1/157) Çünkü yüce Allah'ı görmek halinde sözü geçen bu tam ve eksiksiz ibadet kulun şanı yüce Allah'ın kendisini görmekte olduğunu bilmesinden dolayıdır. Bu sebeple kul böyle bir durumda hali görüldüğünden ötürü herhangi bir kusur işlememeye gayret eder. İşte bu mana Rabbini görmemesi halinde de sözkonusudur. O halde bunun gereğince am el etmesi gerekir.

Bu sözün maksadı ise ibadette ihlasa ve kulun huşu, hudu ve diğer gerekli hususları eksiksiz yapmakta şanı yüce Rabbinin gözetimi altında olduğunu hatırından çıkarmaması için teşvikte bulunmaktır. Hakikat ehli kimseler salihlerle oturup kalkmayı teşvik etmiş ve bu halin kişinin onlara saygısı ve onlardan utanması dolayısıyla eksiltici herhangi bir hale düşmesine karşı bir engelolmasını gözönünde bulundurmuşlardır. Ya gizli ve açık bütün hallerinde sürekli olarak Allah'ın gözetimi altında bulunduğunu hatırından çıkarmayanın hali nasıl olur?

Kadı Iyaz (rahimehullah) der ki: Bu hadis imanın akide olarak kalpte yer etmesi, organların amelleri, içte ihlasın bulunması, ameller için afet olan hususlardan korunmak gibi görünen ve görünmeyen (zahir ve batın) bütün ibadetler ile ilgili geniş bir açıklamayı kapsamış bir hadistir. Hatta şeriatın bütün ilimIeri de bu hadise racidir ve ondan dallanıp, budaklanır. (Devamla) dedi ki: İşte bizler de "el-Mekasidu'l-Hisan fi ma Yelzemu'l-insan" adlı eserimizi bu hadis ve bu hadisin üç kısmını esas alarak telif etmiş bulunuyoruz çünkü farzlardan, sünnetlerden, teşvik edilen amellerden, yasaklardan, mekruhlardan hiçbir husus bu hadisin ihtiva ettiği üç kısmın dışında kalarak bir istisna teşkil etmez. Allah en iyi bilendir.

 

"Kendisine soru sorulan sorandan daha bilgili değildir" buyruğundan anlaşıldığı üzere alim, müftü ve daha başkalarına bilmediği herhangi bir husus hakkında soru sorulacak olursa bilmiyorum demelidir, böyle demesi de onu eksik düşürmez. Aksine bu onun vera ve takva sahibi olduğunun, ilminin de geniş olduğunun delilidir. Ben bu hususu delilleriyle, tanıklarıyla ve onunla ilgili diğer hususlarla birlikte geniş bir şekilde el-Mühezzeb şerhinin mukaddimesinde açıklamış bulunmaktayım ki, bu mukaddime çeşitli türdeki hayırları kapsayan bir mukaddimedir. İlim tahsil eden her bir kimsenin burada ele alınan bilgilerin bir benzerini bilmesi ve bunu sürekli olarak tetkik edip incelemesi zorunlu bir husustur. Allah en iyi bilendir.

"O halde bana emarelerinden haber ver (alametlerini söyle.)" Emare kelimesinde hemze fethalıdır. He (yuvarlak te) ile ve onsuz olarak (emille ve) emar kelimesi alc1met anlamındadır.

"Cariyenin hanımefendisini doğurması" diğer rivayette "efendisini" şeklinde müzekker olarak gelmiş bir başkasında ise "kocasını" anlamındadır. Bundan kasıt ise kendileri ile dma edilmek için ayrılan ve serari denilen (odalık) cariyelerdir. Efendisi ve hanımefendisinin manası ise kendisinin efendisi ve sahibi olan erkek ve efendisi ve sahibi olan kadın demektir. İlim adamlarının çoğunluğu şöyle açıklamışlardır: Bu odalık cariyelerin ve onların çocuklarının çok olacağına dair verilen bir haberdir çünkü cariyenin efendisinden çocuk dağurması kendi efendisi konumunda olur. Çünkü insanın kendi malı sonunda çocuğuna geçer. Bazen derhalomaıda bizzat o malın malikleri gibi tasarrufa koyulur. (1/158) Bu da ya babasının bu hususta kendisine izin verdiğine dair açık ifadelerle olur yahut halin karinesi ya da kullanma örfü yoluyla bunu bilmesi suretiyle olur.

 

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Cariyeler hükümdarları doğuracaktır. Böylelikle onun annesi de onun raiyesinden bir fert olur, kendisi ise hem onun, hem de raiyesindeki diğerlerinin efendisi olur. Bu İbrahim el-Harbi'nin görüşüdür.

 

Bir diğer açıklamaya göre anlamı şudur: İnsanların durumları fesat bulacak ve ahir zamanda ummu'l-veled denilen efendisinden çocuğu olmuş cariyelerin satışı çoğalacak, satın alanlar tarafından elden ele dolaşacak ve nihayetinde farkında olmadan o cariyenin oğlu onu satın almış olacak.

 

Bu açıklamaya göre bu halin um veledlere has olmayıp, başkaları hakkında da olmasının düşünülmesi de ihtimal dahilindedir çünkü cariye efendisinden başkasından olma ihtimali bulunan hür bir çocuk da doğurabilir yahut nikah ya da zina neticesinde köle bir çocuk da doğurabilir sonra bu cariye her iki şekilde de sahih bir alışverişle satılır, elden ele dolaşır ve sonunda kendi öz çocuğu onu satın alır. Bu şekil bu onun um veledler hakkında varsayılmasından daha çok ve daha yaygın bir şekilde görülür.

Bunun anlamı ile ilgili yaptığımız açıklamalardan başka açıklamalar da yapılmıştır ama bunlar ya oldukça zayıf yahut tutarsız olduğundan bunları sözkonusu etmedim.

 

"Koca (ba'!)" lafzına gelince, bunun doğru anlamı ba'lin (burada) malik ya da efendi olduğudur. Böylelikle zikrettiğimiz üzere bunun da anlamı sahibi (demek olan) "rabbi" ile aynı olur.

Dilbilginleri "bir şeyin ba'l'i" onun rabbi (sahibi) ve maliki demektir. Nitekim İbn Abbas (radıyaııahu anh) ve müfessirler şanı yüce Allah'ın: "Ba'[e mi dua (ve ibadet) edersiniz?" (Saffat, 125) buyruğunu onu mu rab bellersiniz, diye açıklamışlardır. Hadiste geçen "ba'l" dan kastın koca olduğu da söylenmiştir. Bunun da anlamı az önce yaptığımız açıklamalara yakındır. Yani odalık cariyelerin satımı o kadar çoğalacak ki, sonunda kişi farkında olmadan kendi annesi ile evlenecek.

 

Bu da aynı zamanda doğru bir manadır, şu kadar var ki, birinci anlam daha açıktır çünkü aynı mesele ile ilgili iki ayrı rivayeti aynı anlamda yorumlamak mümkün ise, o anlam daha uygun olur. Allah en iyi bilendir. Şunu da bilmek gerekir ki, bu hadiste Um Veled (denilen efendisinden çocuğu olan cariye)lerin satışının mubah olduğuna da, yasak olduğuna da delil değildir. Halbuki büyük alimlerden iki imam bu hadisi buna delil göstermişlerdir. Onlardan biri satışlarının mubah olduğuna, diğeri ise yakın olduğuna delil-göstermişlerdir. Bu ikisinin bu kanaatleri gerçekten şaşırtıcıdır. Zaten bu kanaatleri de reddedilmiştir çünkü Nebi (saııaııahu aleyhi ve seııem)'in kıyametin alametlerindendir, diye haber verdiği her bir husus haram ya da yerilmiş bir şeyolmayabilir çünkü çobanların uzun yapı inşa etmekte birbirleriyle yarışmaları malın yaygın bir şekilde çoğalması elli kadının işlerini üstlenecek tek bir kişinin (kayyum)un bulunması hiç şüphesiz haram şeyler değildir. Bunlar alamettirler sadece. Alamette de bu hususlardan herhangi birisinin bulunması şartı yoktur. Aksine alamet bazen hayrı, şerri, mubahı, haramı, farzı ve başka bir hususu da haber vermek suretiyle de olur. Allah en iyi bilendir.

 

"Çıplak ayaklıların, elbisesizlerin, yoksulların koyun çobanlarının yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmen ... " Yoksullar (el-'aleh) fakirler demektir. '''Ail'' fakir "el-ayle" de fakirlik demektir. Fakir düşme halini anlatmak için de bu fiil kullanılır. Bu buyruğun anlamı da şudur: Çölde yaşayanlar ve onlara benzer muhtaç ve fakir kimselere o kadar bol dünyalık verilecek ki, yapacakları yüksek binalarla birbirlerine karşı övüneceklerdir. Allah en iyi bilendir.

"(....): Uzun bir süre bekledi." Bu ibareyi bu şekilde sonunda iki noktalı te bulunmaksızın peltek se ile kaydetmiş bulunuyoruz fakat tahkik edilmiş asıl nüshaların birçoğunda ise mütekkelim (birinci tekil şahıs) te'si ilavesiyle (....): bekledim, şeklindedir. (1/159) Her ikisi de sahihtir. (.....) kelimesi ye harfi şeddeli olarak uzun bir zaman, uzun bir süre demektir. Ebu Davud ve Tirmizi' deki bir rivayette onun üç gün sonra bu sözleri söylediği belirtilmektedir. Beğavi'nin Şerhu's-Sünne adlı eserinde "üçüncü günden sonra" denilmiştir. Bunun zahir ifadesi ise üç günden sonra bunu söylediğidir. Bunun zahirinden anlaşılan ise Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadiste bundan sonra zikredilen: "Sonra adam arkasını dönüp gitti, Rasulullah (s.a.v.): Adamı bana geri çağırın, dedi. Onu geri çağırmak için harekete geçtilerse de hiçbir şey göremediler. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de: "Bu Cebrai/' di. .. " şeklindeki sözlere muhalifiir. O halde her iki hadisteki ifadelerin arası şöylece telif edebilir: Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kendilerine o anda bu sözü söylediği esnada Ömer (radıyallahu anh) hazır bulunmuyordu. Aksine o meclisten kalkıp gitmiş idi. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mecliste hazır bulunanlara o anda bu haberi verdi. Ömer (radıyallahu anh)'a ise üç gün sonra bu haberi verdi. Çünkü kendisi diğerlerine durumu haber verdiği esnada hazır bulunmuyordu. Allah en iyi bilendir.

 

"Bu Cebrail'di. Size dininizi öğretmek için geldi" buyruğundan şu hükümler anlaşılmaktadır:

 

1- İman, İslam ve ihsana hep birlikte din denilir. Şunu bilelim ki, bu hadis türlü ilimIeri, bilgileri, edepleri ve incelikleri bir arada ifade etmektedir. Hatta bu hadis -Kadı lyaz'dan naklettiğimiz gibi- İslam'ın aslıdır. Daha önceki ifadeler kapsamı içerisinde bu hadisin ifade ettiği çeşitli hususlar da geçmiş bulunmaktadır. Bu hadisin ifade ettiği çeşitli hususlar arasında zikretmediklerimiz arasında şunlar da vardır:

 

2- Bir ilim adamının meclisinde bulunan bir kimse şayet o mecliste bulunan diğer kimselerin bir mese1e ile ilgili olarak soru sormaya ihtiyaçlarının olduğunu biliyor ise, bizzat kendisi o konu hakkında soru sorar, böylelikle herkes onun cevabını öğrenmiş olur.

 

3- İlim adamının soru sorana karşı şefkatli olması ve kendisine heybetinden çekinmeden, sıkılmadan soru sorma imkanını bulması için onu kendisine yakınlaştırması, soru soranın da sorusunu yumuşak bir üslupla sorması gerekir.  Allah en iyi bilendir.

 

"Umare -ki o İbnu'l-Ka'ka'dır-'den" Umare isminde ayn harfi ötreli, "el-Ka'ka" isminde ise birinci kaf fethalıdır, "ki o İbnu'l-Ka'ka'dır" ibaresine gelince, bundan önceki fasıllarda ve mukaddimede bunun faydasını açıklamış bulunmaktayız. (11164) Ayrıca rivayette onun nesebi geçmediğinden ötürü bunu rivayete duymadığı bir fazlalığı katmamak suretiyle açıklamayı istediğinden böyle yaptığını da belirtmiş idik.

 

"Bana sorunuz." Bu buyruk, ona soru sormanın yasaklanmış olmasına muhalif değildir çünkü soru sorularak öğrenilmesine gerek duyulan hususlarda emrolunan davranış budur ve bu yüce Allah'ın: "Zikir ehline sorun" (Enbiya, 7) buyruğuna uygundur.

 

"Yalınayaklıların, çıplakların, sağır ve dilsizlerin yeryüzünün hükümdarları olduğunu görecek olursan işte bu kıyametin alametlerindendir." Burada kastedilen cahil, ayak takımı, çoban düzeyinde kimselerdir. Nitekim yüce Allah: "(Onlar) sağırdır, dilsizdir, kördür" (Bakara, 18) buyurmaktadır. Yani onlar bu organlarıyla yararlanmadıkları için onları yitirmiş gibidirler. İşte hadisin anlamı ile ilgili doğru açıklama budur. Allah en iyi bilendir.

 

"Bu Cebrail'dir. Siz soru sormadığınlZ içinöğrenmenizi istedL" Biz (\~) lafzını iki şekilde de zapt etmiş (harekelemiş) bulunuyoruz. (1/165) Birincisine göre te ve ayn harfleri fethalı, lam şeddeli yani (....): Öğrenmeniz anlamındadır. İkincisi ise ayn harfi sakin (bilmeniz) şeklindedir. Her ikisi de doğrudur. Allah en iyi bilendir.