|
İMAM
NEVEVİ ŞERHİ |
99 NOLU HADİS İÇİN
[HADİS’İN SENEDİ VE MÜSLİM’İN METODUNA DAİR AÇIKLAMA İÇİN TIKLA]
HADİS’TE
GEÇEN KELİME ŞERHLERİ VE HADİS’İN İZAHI
Hadiste
İsmi Geçen Haviterin İsimlerinin Zaptı (Okunuşu)
Bu
senette geçenlerin isimlerinin zaptına gelince "Hayseme" ha fethalı,
ye sakin, ondan sonra da üç noktalı peltek se gelir.
Kehmes
ise fethalı kef, sakin he, fethalı mim ve sin iledir. Tam adı Kehmes b.
el-Hasan Ebu'l-Hasan et-Temimi el-Basrl'dir.
Yahya
b. Ya'mer'in babasının adı olan Ya'mer isminde mim fethalıdır, ötreli (Ya'mur)
olduğu da söylenir. Fiil vezninde oluşundan dolayı munsarıf değildir. Yahya b.
Ya'mer'in künyesi ise Ebu Süleyman'dır, Ebu Said olduğu, Ebu Adiyy olduğu da
söylenir. Basralı sonra Mervezi nispetlidir. Merv er-Ruzz hakimliği yapmıştır,
Avf b. Bekr b. Esed oğullarındandır. Hakim Ebu Abdullah Tarih-u Neysabur'da
şöyle diyor: Yahya b. Ya'mer fakih, edebiyatçı, nahiv bilgini ve müberrir
birisidir. Nahvi Ebu'l-Esved' den almıştır. Haccac onu Horasan'a sürmüş,
Kuteybe b. Müslim onu kabul edip, ona Horasan kadılığı görevini vermiştir.
Ma'bed
el-Cuheni'ye gelince, Ebu Said Abdulkerim b. Muhammed b. Mansur es-Sem'fını
et-Temimi el-Mervezi, el-Ensab adlı kitabında şöyle diyor: el-Cuheni nispetinde
cim harfi ötreli olup, Cuheyne kabilesine nispettir. Cuheyne de Huzaalılardan
bir kabiledir. Adı: Zeyd b. Leys b. Seved b. Eslem b. el-Haf b. Kuzaa'dır. Bu
kabile Kufe'ye yerleşmiş ve orada kendilerine nispet edilen bir mahalle
bulunmaktadır. Geri kalanları ise Basra'da yerleşmişlerdir. (es-Sem'ani
devamla) dedi ki: Cuheyneliler arasına gelip, onlara nispet edilenlerden birisi
de Mabed b. Halid el-Cuheni' dir. Kendisi Hasan-ı Basri ile oturup kalkardı.
Basra'da kaderden ilk söz eden kişi odur. Bundan dolayı Basralılar da ondan
sonra Amr b. Ubeyd'in onun izinden gittiğini görünce onlar da onu takip
ettiler. Kendisini el-Haccac b. Yusuf öldürmüştür. Adının Mabed b. Abdullah b.
Uveymir olduğu da söylenmiştir. Sem'ani'nin ifadeleri burada sona ermektedir.
Basra
ismi be harfi fethalı, ötreli ve kesreli olmak üzere üç türlü telaffuz
edilebilir. Bu söyleyişle ri el-Ezheri nakletmiştir, meşhur olan fethalı
söyleyiştir. Ona küçültme ismi olarak "el-Busayra" da denilir.
el-Metali sahibi der ki:
Ona
Tedmur adı da verildiği gibi el-Mutefike de denilir çünkü o ilk zamanlarda
içindeki ahalisi ile birlikte alt üst olmuş bir şehirdir. Basra'ya nispet be
harfi fethalı olmak üzere Basri, kesreli olmak üzere de Bısri şeklinde meşhur
iki söyleyiştir. es-Sem'ani dedi ki: Denilir ki ,Basra İslam'ın kubbesi ve
Arapların hazinesidir. Bu şehri Utbe b. Gazavan, Ömer b. el-Hattab (r.a.)'ın
halifeliği döneminde hicri 17. yılda inşa etmiş, 18. yılda da insanlar o şehre
yerleşmiştir. O topraklarda kesinlikle puta ibadet edilmemiştir. Basra' da
vaizlik yapan Ebu'l-Fadl Abdulvehhab b. Ahmed b. Muaviye bana böyle demiştir.
Mezhep alimlerimiz der ki: Basra, Irak Sevadı topraklarının içerisinde olmakla
birlikte Sevadın hükümlerine tabi değildir. Allah en iyi bilendir.
Kadercilik
ve Kadercilikten İlk Söz Eden İşi "Kaderden ilk söz eden kişi"
ifadesinin anlamı kader olmadığını ilk söyleyen kişi demektir. Böylelikle
bid'at bir görüş ortaya atıp, hak ehlinin üzerinde bulunduğu doğru inanca
muhalefet etmiştir. Dal harfi fethalı olarak "kader" de denilir,
sakin olarak "kadr" da denilir. Her ikisi de meşhur iki söyleyiştir.
Bu söyleyişleri İbn Kuteybe, el-Kisai' den naklettiği gibi başkası da böyle
demiştir.
Bilelim
ki hak ehli kaderi kabul eder. (1/153) Kaderin anlamı da şudur:
Şanı
yüce ve mübarek Allah ezelde eşyayı takdir etmiş ve bunların kendisince bilinen
zamanlarda ve özel niteliklerde meydana geleceğini bilmiştir. Olaylar bu
sebeple onun takdir ettiğine uygun olarak meydana gelir.
Ancak
Kaderiye bunu inkar etmiş, kabul etmemiş, şanı yüce Allah'ın olayları takdir
etmediğini, onlardan önce ilmiyle onları bilmediğini, bunlara dair bilgisinin
sonradan ortaya çıktığını, yani şanı yüce Allah olayları ancak meydana
geldikten sonra bildiğini ileri sürmüşlerdir.
Bu
iddialarıyla yüce Allah'a iftira etmişlerdir. Allah onların batıl görüşlerinden
pek yüce ve münezzehtir. Bu fırkaya kaderi inkar ettikleri için
"kaderiye" adı verilmiştir. Kelamcılar arasından makalat sahipleri
(fırkaların görüşlerine dair eser telif edenler) şöyle demişlerdir: Bu çirkin
ve batıl kanaati kabul eden kaderiyenin ardı arkası kesilmiş bulunmaktadır.
Kıble ehlinden bu kanaatte kimse kalmamıştır. Kaderiye sonraki zamanlarda
kaderin sabit olduğuna inanmaya başlamış ama hayrın Allah'tan, şerrin
başkasından olduğunu söylemeye koyulmuşlardır. Yüce Allah onların
söylediklerinden münezzehtir.
Ebu
Muhammed b. Kuteybe, Garibu'l-Hadis adlı eserinde Ebu'l-Meali İmamu'l-Harameyn
de el-İrşad fi Usuli'd-Din adlı eserinde şunları söylemektedir: Kaderiyeden
bazı kimseler şöyle demişlerdir: Biz kaderiye değiliz: aksine kaderiye sizsiniz
çünkü kadere siz iman ediyorsunuz. İbn Kuteybe ve İmam Ebu'l-Meali şöyle
demektedir: Bu söz bu cahiller tarafından gerçeği sulandırmaktır ve bir iftira
ve bir yüzsüzlüktür çünkü hak ehli işlerini aziz ve celil Allah'a havale
ederler, kaderi ve fiilleri şanı yüce Allah'a izafe ederler. Bu bilgisizler ise
onu kendilerine izafe ediyorlar. Bir şeyin kendisine ait olduğunu iddia edip,
onu kendisine izafe eden bir kimsenin o şeye nispet edilmesi onun başkasına ait
olduğuna inanıp, kendisiyle ilgisinin bulunmadığını söyleyene göre daha yerinde
ve uygundur. İmam (Ebu'l-Meali) dedi ki: Rastılullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'de: "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir" buyurarak onları
Mecusilere benzetmiştir. Buna sebep ise iradenin hükmü bakımından hayrı ve
şerri Mecusilerin paylaştırdığı gibi paylaştırınalarıdır. Mecusiler hayrı
Yezdan'a, şerri de Ehrimen'e nispet ederlerdi. Dolayısıyla bu hadisin kaderiye
hakkında özelolduğunda anlaşılmayacak kapalı bir taraf yoktur.
İmamu'lHarameyn'in ve İbn Kuteybe'nin sözleri burada sona ermektedir.
"Kaderiye
bu ümmetin Mecusileridir" hadisini ise Ebu Hazim İbn Ömer'den, o
Rastılullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den diye rivayet etmiş olup, bunu Ebu
Davud Süneninde Hakim Ebu Abdullah da el-Müstedrek ale's-Sahihayn adlı eserinde
tahriç etmiş ve: Eğer Ebu Hazim'in, İbn Ömer'den hadis dinlemesi sahih ise
Buhari ve Müslim'in şartına göre sahihtir, demiştir.
Hattabi
dedi ki: Onları "Mecusi" diye değerlendirmesi, mezheplerinin nur ve
karanlık olmak üzere iki esas unsur olduğunu söyleyen (1/154) mecusilerin
mezheplerine benzeyişinden dolayıdır. Mecusiler hayrın nurun bir işi, şerrin
ise karanlığın bir işi olduğunu iddia ettikleri için seneviyye (iki ilaha
inanan) kimseler olmuşlardır. Aynı şekilde kaderiye de hayrı yüce Allah'a,
şerri ise başkasına izafe ederler. Halbuki şanı yüce Allah hayrı da, şerri de
her ikisini birlikte yaratandır. Bunların hiçbirisi onun meşieti (dilemesi)
olmadan olmaz. Bu sebeple hayır ve şer halk edilmeleri itibariyle de, ieat
edilmeleri itibariyle de şanı yüce Allah'a izafe edilirler. Fiili olmaları ve
kesb edilmeleri itibariyle de onları işleyen kullarına izafe olunurlar. Allah
en iyi bilendir.
Hattabi
dedi ki: çoğu kimse de kaza ve kaderi n anlam itibariyle şanı yüce Allah'ın
kulu mecbur etmesi, onun kader ve kazasına onu zorla mahkum etmesi olduğunu
düşünebilir. Oysa durum onların bu yanlış kanaatleri gibi değildir. Anlamı şanı
yüce Allah'ın kulun sonradan ortaya çıkacak kesbi ile meydana gelecek olayları
önceden bildiğini ve onun takdiri ile bunların meydana geleceği, hayrı ile
şerri ile bunları onun yarattığını haber vermektir.
(Hattabi
devamla) dedi ki: Kader kadir olanın fiilinden takdir edilmiş olarak meydana
gelen şeylerin adıdır. Mesela: Bir şeyi takdir ettim denilir ve dal harfi
şeddeli de, şeddesiz de telaffuz edilebilir. Her ikisinin de anlamı birdir.
Kaza ise yaratmak anlamındadır. Yüce Allah'ın: ''Allah onları iki günde yedi
sema olarak kaza eyledi" (Fussilet, 12) yani yarattı, demektir.
(Nevevi:)
Derim ki: Kitap, sünnet, ashab-ı kiram'ın; selef ve haleften hal ve akd ehlinin
icmaından oluşan kat'i deliller, şanı yüce Allah'ın kaderinin sabit olduğu
üzerinde birbirini destekleyip, güçlendirmiş durumdadır. İlim adamları bu
hususta çokça es~r tasnif etmişlerdir. Bu husustaki tasniflerin en güzeli ve en
faydalısı ise hafız, fakih Ebu Bekr el-Beyhaki (r.a.)'ın eseridir. Kelam
bilgini imamlarımız bunları kat'i, sem'i ve akli delilleriyle en güzel bir
şekilde açıklamış bulunmaktadırlar. Allah en iyi bilendir.
"Abdullah
b. Ömer'e rastladık." et-Tahrir sahibi der ki: Yani onunla karşılaşmamlZ
denk düştü. Lafız kaynaşmak gibi olan "muvafakat"tan gelmektedir.
(Aynı kökten olmak üzere): ... yani tam hilalin doğduğu zamanda bize geldi,
denilir. Bu da hilal tam doğduğu zaman geldi, ne ondan önce ne sonra demektir.
Lafız samimi olarak bir araya gelip, kaynaşmayı da ifade eder. Ebu Ya'la
el-Mavsili'nin Müsnedinde: "Bize muvafık düştü (denk düştü,
rastlaştık)" şeklinde (l:J JiIJ) kelimesinde elif ziyadesi iledir.
Muvafakat (tevafuk etmek) musadefe (rastlaşmak, tesadüf etmek)dir.
"Ben
ve o etrafını sardık." Yani onun iki tarafında durduk sonra bunu
açıklayarak: "Birimiz sağına, diğerimiz soluna geçtik." Bu ifade ile
onların aralarındaki faziletli kimse ile birlikte yürürken ne kadar edebe
uyduklarına bir dikkat çekmektir. Bu ise onların onun etrafını sarmaları,
yanında durmaları ile olur .
"Arkadaşım
ın sözü bana bırakacağını anladım" yani benim atılganlığım, cesaretim,
konuşma kabiliyetim sebebiyle susup işi bana bırakacağını anladım. Çünkü ondan
gelen bir rivayette: "Çünkü ben daha açık dilli birisi idim" dediği
rivayet edilmektedir.
"Bizim
aramızda Kur'an'ı okuyan ve ilmi araştıran kimseler çıktı" ibaresine
gelince, (....) fiilinde kaf harfi, fe harfinden öncedir. Bu da ilmi talep
ediyor, onun peşinden gidiyorlar, demektir. Meşhur olan anlamı budur. Bunun onu
toplayıp, bir araya getiriyorlar anlamında olduğu da söylenmiştir.
Bazı
Mağrib üstatları (şeyhleri) İbn Mahan yoluyla bu lafzı fe harfini kaf'ın önüne
alarak (l.ıj~) diye rivayet etmişlerdir. Bu da sahih bir rivayet olup, kapalı
taraflarını araştırırlar, gizli saklı kısımlarını açığa çıkartırlar, demektir.
Müslim'den başka kaynaklarda da kaf harfi fe' den önce ve re harfi
zikredilmeksizin: (0A) diye rivayet edilmiştir. Bu da sahihtir. (11155) Bunun
da manası iyice peşine takılır, takip ederler şeklindedir. Kadı Iyaz der ki:
Hatta ben bazılarının bu kelimeyi ayn harfi ile- (...) diye okuduklarını ve
bunu dibine ulaşmak istemek yani üstü kapalı ve gizli taraflarını öğrenmek diye
açıkladıklarını da gördüm. Garip sözlerle konuşmak anlamındaki (....) da
buradan gelmektedir. Ebu Ya'la el-Mavsili'nin rivayetinde İse(....) şeklinde he
harfi ziyadesiyle yer almıştır ki bunun anlamı açıktır. (İlmi inceliklerini
öğrenmek anlamındadır.)
"Onların
bazı hallerini de sözkonusu ettL" Bu ibare Yahya b. Ya'mer'in altındaki
bazı ravilerin sözlerindendir. Göründüğü kadarıyla bu kişi Yahya b. Ya'mer'den
rivayeti nakleden İbn Bureyde'nin bir sözüdür. Yani İbn Ya'mer bu kimselerin
birtakım hallerini sözkonusu etti, onları ilimde, ilmi tahsil etmek için
gösterdikleri gayret ve itinadaki üstünlükleriyle nitelendirdi, demektir.
"Kader
diye bir şeyolmadığını, olayların (önceden bir takdir olmaksızın) yeni meydana
geldiğini ileri sürüyorlar." Buradaki (....A.;i) lafzı hemze ve nun
harfleri ötreli olarak okunur. Yani onunla ilgili önceden ne yüce Allah'ın bir
kaderi, ne de ilmi vardır. Her şey yeniden başlıyor ve onu ancak meydana
geldikten sonra biliyor. -Az önce naklettiğimiz üzere batıl mezheplerinde
söyledikleri gibi- Bu onların aşırıya kaçanlarının (ğulat) görüşüdür.
Kaderiyenin tamamının görüşü değildir. Böyle bir şey söyleyen yalan söyler,
sapıtmış olur ve iftira etmiş olur. Allah bize de, diğer Müslümanlara da
esenlik versin.
"Bunun
üzerine o -yani İbn Ömer (radıyalhihu anh)- dedi ki: Bunlarla karşılaşacak
olursan ... " İbn Ömer (r.a.)'ın bu sözlerinden onun kaderiyeyi tekfir
ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Kadı Iyaz (rahimehullah) dedi ki: Bu yüce
Allah'ın meydana gelen olayları önceden bildiğini kabul etmeyen ilk
kaderiyeciler hakkında sözkonusudur. Böyle bir şey diyenin kafir olacağında
görüş ayrılığı yoktur. Kaderi inkar eden bu gibi kimseler aslında
filozoflardır. Başkası ise şöyle demektedir: Onun (İbn Ömer'in) bu sözlerle
kişiyi dinden büsbütün çıkartan kafir olduklarını söylemek istememiş olması
ihtimali de vardır. O takdirde bu nimetlere karşı küfran (nankörlük) anlamında
olur. Ancak İbn Ömer'in: "Allah onu (infakını) ondan kabul etmez"
şeklindeki sözleri onların tekfir edilmesi (kafir olduklarının söylenmesi)
hususunda gayet açıktır çünkü amellerin boşa çıkarılması ancak küfür ile
sözkonusu olur. Şu kadar var ki, Müslüman hakkında da bir masiyet sebebiyle
amelinin -sahih olsa dahi- kabul edilmeyeceğini söylemek mümkündür. Nitekim
gasp yoluyla elde edilmiş bir evde namaz kılmak ilim adamlarının büyük
çoğunluğuna hatta selefin icmasına göre kaza edilmesine gerek olmaksızın sahih
olmakla birlikte makbul değildir, mezhebimize mensup alimler nezdinde tercih
edilen görüşe göre de bundan dolayı sevap yoktur. Allah en iyi bilendir.
"Ve
onu infak etse" yani Allah yolunda, ona itaat uğrunda harcasa. Nitekim
diğer rivayette de böyle gelmiştir. Naftaveyh (11156) dedi ki: Altına
"zeheb" denilmesinin sebebi onun kalmayıp, gitmesinden dolayıdır.
"Üzerinde
yolculuk izleri görülmeyen" ibaresindeki "görülmeyen"
anlamındaki (lŞ.r.) fiilini ye harfi ötreli olarak harekelemiş bulunmaktayız.
Aynı şekilde el-Cem'u Beyne's-Sahihayn adlı eserde ve başkalarında da böyle
(hocalarımızdan rivayetle) harekelemiş bulunmaktayız ama Hafız Ebu Hazim
el-Adevi burada bu lafzı (...) görmüyoruz, görmüyorduk diye harekelemiştir. Ebu
Ya'la el-Mavsill'nin Müsned'inde de böyledir. Her iki rivayet de sahihtir.
"Ellerini
uyluklarının üzerine koydu" yani içeri giren adam ellerini kendi uylukları
üzerine koydu ve ilim öğrenmek isteyen kişinin oturuşu gibi oturdu.
"İslam
Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına ... iman ... " sözlerine gelince,
buna dair açıklamalar burada tekrara gerek olmayacak şekilde geçmiş
bulunmaktadır.
"Hem
ona soru sormasına, hem de onu doğrulamasına hayret ettik" ifadesinde
hayret edip, şaşırmalarının sebebi bunu bilmeyen bir kişinin soru sorması
halindeki alışılmış tutumuna aykırı olduğundan dolayıdır çünkü onun sözü
(doğrulaması) hakkında soru sorulan hususta bilgi sahibi olan birisinin
söyleyeceği bir sözdür fakat o durumda böyle bir bilgiyi Nebi (sallallahu
aleyhi ve selleroı'den başka bilen yoktu.
"İhsan"
bu da Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e verilmiş bulunan cevamiu'lkelim
{denilen kapsamlı, özlü sözlerldendir çünkü bizler bizden bir kimsenin şanı
yüce Rabbini görerek bir ibadet yapmaya kalkıştığını varsayacak olursak huşu,
hudu, güzel bir şekilde duruş, zahir ve batını ile o ibadeti en güzel şekilde
tamamlayabilmek için neyi yapabiliyorsa mutlaka yapar ve yerine getirir. Bu
bakımdan Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem): "İşte onu gormek
halinde nasıl ibadet edeceksen bütün hallerinde Allah'a öyle ibadet et"
buyurmuş olmaktadır. (1/157) Çünkü yüce Allah'ı görmek halinde sözü geçen bu
tam ve eksiksiz ibadet kulun şanı yüce Allah'ın kendisini görmekte olduğunu
bilmesinden dolayıdır. Bu sebeple kul böyle bir durumda hali görüldüğünden
ötürü herhangi bir kusur işlememeye gayret eder. İşte bu mana Rabbini görmemesi
halinde de sözkonusudur. O halde bunun gereğince am el etmesi gerekir.
Bu
sözün maksadı ise ibadette ihlasa ve kulun huşu, hudu ve diğer gerekli
hususları eksiksiz yapmakta şanı yüce Rabbinin gözetimi altında olduğunu
hatırından çıkarmaması için teşvikte bulunmaktır. Hakikat ehli kimseler
salihlerle oturup kalkmayı teşvik etmiş ve bu halin kişinin onlara saygısı ve
onlardan utanması dolayısıyla eksiltici herhangi bir hale düşmesine karşı bir
engelolmasını gözönünde bulundurmuşlardır. Ya gizli ve açık bütün hallerinde
sürekli olarak Allah'ın gözetimi altında bulunduğunu hatırından çıkarmayanın
hali nasıl olur?
Kadı
Iyaz (rahimehullah) der ki: Bu hadis imanın akide olarak kalpte yer etmesi,
organların amelleri, içte ihlasın bulunması, ameller için afet olan hususlardan
korunmak gibi görünen ve görünmeyen (zahir ve batın) bütün ibadetler ile ilgili
geniş bir açıklamayı kapsamış bir hadistir. Hatta şeriatın bütün ilimIeri de bu
hadise racidir ve ondan dallanıp, budaklanır. (Devamla) dedi ki: İşte bizler de
"el-Mekasidu'l-Hisan fi ma Yelzemu'l-insan" adlı eserimizi bu hadis
ve bu hadisin üç kısmını esas alarak telif etmiş bulunuyoruz çünkü farzlardan,
sünnetlerden, teşvik edilen amellerden, yasaklardan, mekruhlardan hiçbir husus
bu hadisin ihtiva ettiği üç kısmın dışında kalarak bir istisna teşkil etmez.
Allah en iyi bilendir.
"Kendisine
soru sorulan sorandan daha bilgili değildir" buyruğundan anlaşıldığı üzere
alim, müftü ve daha başkalarına bilmediği herhangi bir husus hakkında soru
sorulacak olursa bilmiyorum demelidir, böyle demesi de onu eksik düşürmez.
Aksine bu onun vera ve takva sahibi olduğunun, ilminin de geniş olduğunun
delilidir. Ben bu hususu delilleriyle, tanıklarıyla ve onunla ilgili diğer
hususlarla birlikte geniş bir şekilde el-Mühezzeb şerhinin mukaddimesinde
açıklamış bulunmaktayım ki, bu mukaddime çeşitli türdeki hayırları kapsayan bir
mukaddimedir. İlim tahsil eden her bir kimsenin burada ele alınan bilgilerin
bir benzerini bilmesi ve bunu sürekli olarak tetkik edip incelemesi zorunlu bir
husustur. Allah en iyi bilendir.
"O
halde bana emarelerinden haber ver (alametlerini söyle.)" Emare
kelimesinde hemze fethalıdır. He (yuvarlak te) ile ve onsuz olarak (emille ve)
emar kelimesi alc1met anlamındadır.
"Cariyenin
hanımefendisini doğurması" diğer rivayette "efendisini" şeklinde
müzekker olarak gelmiş bir başkasında ise "kocasını" anlamındadır.
Bundan kasıt ise kendileri ile dma edilmek için ayrılan ve serari denilen
(odalık) cariyelerdir. Efendisi ve hanımefendisinin manası ise kendisinin
efendisi ve sahibi olan erkek ve efendisi ve sahibi olan kadın demektir. İlim
adamlarının çoğunluğu şöyle açıklamışlardır: Bu odalık cariyelerin ve onların
çocuklarının çok olacağına dair verilen bir haberdir çünkü cariyenin
efendisinden çocuk dağurması kendi efendisi konumunda olur. Çünkü insanın kendi
malı sonunda çocuğuna geçer. Bazen derhalomaıda bizzat o malın malikleri gibi
tasarrufa koyulur. (1/158) Bu da ya babasının bu hususta kendisine izin
verdiğine dair açık ifadelerle olur yahut halin karinesi ya da kullanma örfü
yoluyla bunu bilmesi suretiyle olur.
Anlamının
şöyle olduğu da söylenmiştir: Cariyeler hükümdarları doğuracaktır. Böylelikle
onun annesi de onun raiyesinden bir fert olur, kendisi ise hem onun, hem de
raiyesindeki diğerlerinin efendisi olur. Bu İbrahim el-Harbi'nin görüşüdür.
Bir
diğer açıklamaya göre anlamı şudur: İnsanların durumları fesat bulacak ve ahir
zamanda ummu'l-veled denilen efendisinden çocuğu olmuş cariyelerin satışı
çoğalacak, satın alanlar tarafından elden ele dolaşacak ve nihayetinde farkında
olmadan o cariyenin oğlu onu satın almış olacak.
Bu
açıklamaya göre bu halin um veledlere has olmayıp, başkaları hakkında da
olmasının düşünülmesi de ihtimal dahilindedir çünkü cariye efendisinden
başkasından olma ihtimali bulunan hür bir çocuk da doğurabilir yahut nikah ya
da zina neticesinde köle bir çocuk da doğurabilir sonra bu cariye her iki
şekilde de sahih bir alışverişle satılır, elden ele dolaşır ve sonunda kendi öz
çocuğu onu satın alır. Bu şekil bu onun um veledler hakkında varsayılmasından
daha çok ve daha yaygın bir şekilde görülür.
Bunun
anlamı ile ilgili yaptığımız açıklamalardan başka açıklamalar da yapılmıştır
ama bunlar ya oldukça zayıf yahut tutarsız olduğundan bunları sözkonusu
etmedim.
"Koca
(ba'!)" lafzına gelince, bunun doğru anlamı ba'lin (burada) malik ya da
efendi olduğudur. Böylelikle zikrettiğimiz üzere bunun da anlamı sahibi (demek
olan) "rabbi" ile aynı olur.
Dilbilginleri
"bir şeyin ba'l'i" onun rabbi (sahibi) ve maliki demektir. Nitekim
İbn Abbas (radıyaııahu anh) ve müfessirler şanı yüce Allah'ın: "Ba'[e mi
dua (ve ibadet) edersiniz?" (Saffat, 125) buyruğunu onu mu rab
bellersiniz, diye açıklamışlardır. Hadiste geçen "ba'l" dan kastın
koca olduğu da söylenmiştir. Bunun da anlamı az önce yaptığımız açıklamalara
yakındır. Yani odalık cariyelerin satımı o kadar çoğalacak ki, sonunda kişi
farkında olmadan kendi annesi ile evlenecek.
Bu
da aynı zamanda doğru bir manadır, şu kadar var ki, birinci anlam daha açıktır
çünkü aynı mesele ile ilgili iki ayrı rivayeti aynı anlamda yorumlamak mümkün
ise, o anlam daha uygun olur. Allah en iyi bilendir. Şunu da bilmek gerekir ki,
bu hadiste Um Veled (denilen efendisinden çocuğu olan cariye)lerin satışının
mubah olduğuna da, yasak olduğuna da delil değildir. Halbuki büyük alimlerden
iki imam bu hadisi buna delil göstermişlerdir. Onlardan biri satışlarının mubah
olduğuna, diğeri ise yakın olduğuna delil-göstermişlerdir. Bu ikisinin bu
kanaatleri gerçekten şaşırtıcıdır. Zaten bu kanaatleri de reddedilmiştir çünkü
Nebi (saııaııahu aleyhi ve seııem)'in kıyametin alametlerindendir, diye haber
verdiği her bir husus haram ya da yerilmiş bir şeyolmayabilir çünkü çobanların
uzun yapı inşa etmekte birbirleriyle yarışmaları malın yaygın bir şekilde
çoğalması elli kadının işlerini üstlenecek tek bir kişinin (kayyum)un bulunması
hiç şüphesiz haram şeyler değildir. Bunlar alamettirler sadece. Alamette de bu
hususlardan herhangi birisinin bulunması şartı yoktur. Aksine alamet bazen
hayrı, şerri, mubahı, haramı, farzı ve başka bir hususu da haber vermek
suretiyle de olur. Allah en iyi bilendir.
"Çıplak
ayaklıların, elbisesizlerin, yoksulların koyun çobanlarının yüksek bina
yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmen ... " Yoksullar (el-'aleh) fakirler
demektir. '''Ail'' fakir "el-ayle" de fakirlik demektir. Fakir düşme
halini anlatmak için de bu fiil kullanılır. Bu buyruğun anlamı da şudur: Çölde
yaşayanlar ve onlara benzer muhtaç ve fakir kimselere o kadar bol dünyalık
verilecek ki, yapacakları yüksek binalarla birbirlerine karşı övüneceklerdir.
Allah en iyi bilendir.
"(....):
Uzun bir süre bekledi." Bu ibareyi bu şekilde sonunda iki noktalı te
bulunmaksızın peltek se ile kaydetmiş bulunuyoruz fakat tahkik edilmiş asıl
nüshaların birçoğunda ise mütekkelim (birinci tekil şahıs) te'si ilavesiyle
(....): bekledim, şeklindedir. (1/159) Her ikisi de sahihtir. (.....) kelimesi
ye harfi şeddeli olarak uzun bir zaman, uzun bir süre demektir. Ebu Davud ve
Tirmizi' deki bir rivayette onun üç gün sonra bu sözleri söylediği
belirtilmektedir. Beğavi'nin Şerhu's-Sünne adlı eserinde "üçüncü günden
sonra" denilmiştir. Bunun zahir ifadesi ise üç günden sonra bunu
söylediğidir. Bunun zahirinden anlaşılan ise Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği
hadiste bundan sonra zikredilen: "Sonra adam arkasını dönüp gitti,
Rasulullah (s.a.v.): Adamı bana geri çağırın, dedi. Onu geri çağırmak için
harekete geçtilerse de hiçbir şey göremediler. Nebi (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'de: "Bu Cebrai/' di. .. " şeklindeki sözlere muhalifiir. O
halde her iki hadisteki ifadelerin arası şöylece telif edebilir: Nebi
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in kendilerine o anda bu sözü söylediği esnada
Ömer (radıyallahu anh) hazır bulunmuyordu. Aksine o meclisten kalkıp gitmiş
idi. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) mecliste hazır bulunanlara o anda bu
haberi verdi. Ömer (radıyallahu anh)'a ise üç gün sonra bu haberi verdi. Çünkü
kendisi diğerlerine durumu haber verdiği esnada hazır bulunmuyordu. Allah en
iyi bilendir.
"Bu
Cebrail'di. Size dininizi öğretmek için geldi" buyruğundan şu hükümler
anlaşılmaktadır:
1-
İman, İslam ve ihsana hep birlikte din denilir. Şunu bilelim ki, bu hadis türlü
ilimIeri, bilgileri, edepleri ve incelikleri bir arada ifade etmektedir. Hatta
bu hadis -Kadı lyaz'dan naklettiğimiz gibi- İslam'ın aslıdır. Daha önceki
ifadeler kapsamı içerisinde bu hadisin ifade ettiği çeşitli hususlar da geçmiş
bulunmaktadır. Bu hadisin ifade ettiği çeşitli hususlar arasında
zikretmediklerimiz arasında şunlar da vardır:
2-
Bir ilim adamının meclisinde bulunan bir kimse şayet o mecliste bulunan diğer
kimselerin bir mese1e ile ilgili olarak soru sormaya ihtiyaçlarının olduğunu
biliyor ise, bizzat kendisi o konu hakkında soru sorar, böylelikle herkes onun
cevabını öğrenmiş olur.
3-
İlim adamının soru sorana karşı şefkatli olması ve kendisine heybetinden
çekinmeden, sıkılmadan soru sorma imkanını bulması için onu kendisine
yakınlaştırması, soru soranın da sorusunu yumuşak bir üslupla sorması
gerekir. Allah en iyi bilendir.
"Umare
-ki o İbnu'l-Ka'ka'dır-'den" Umare isminde ayn harfi ötreli,
"el-Ka'ka" isminde ise birinci kaf fethalıdır, "ki o
İbnu'l-Ka'ka'dır" ibaresine gelince, bundan önceki fasıllarda ve
mukaddimede bunun faydasını açıklamış bulunmaktayız. (11164) Ayrıca rivayette
onun nesebi geçmediğinden ötürü bunu rivayete duymadığı bir fazlalığı katmamak
suretiyle açıklamayı istediğinden böyle yaptığını da belirtmiş idik.
"Bana
sorunuz." Bu buyruk, ona soru sormanın yasaklanmış olmasına muhalif
değildir çünkü soru sorularak öğrenilmesine gerek duyulan hususlarda emrolunan
davranış budur ve bu yüce Allah'ın: "Zikir ehline sorun" (Enbiya, 7)
buyruğuna uygundur.
"Yalınayaklıların,
çıplakların, sağır ve dilsizlerin yeryüzünün hükümdarları olduğunu görecek
olursan işte bu kıyametin alametlerindendir." Burada kastedilen cahil,
ayak takımı, çoban düzeyinde kimselerdir. Nitekim yüce Allah: "(Onlar) sağırdır,
dilsizdir, kördür" (Bakara, 18) buyurmaktadır. Yani onlar bu organlarıyla
yararlanmadıkları için onları yitirmiş gibidirler. İşte hadisin anlamı ile
ilgili doğru açıklama budur. Allah en iyi bilendir.
"Bu
Cebrail'dir. Siz soru sormadığınlZ içinöğrenmenizi istedL" Biz (\~)
lafzını iki şekilde de zapt etmiş (harekelemiş) bulunuyoruz. (1/165)
Birincisine göre te ve ayn harfleri fethalı, lam şeddeli yani (....):
Öğrenmeniz anlamındadır. İkincisi ise ayn harfi sakin (bilmeniz) şeklindedir.
Her ikisi de doğrudur. Allah en iyi bilendir.